|
17 Şubat 2010
TEMEL DEMİRER / “İnsanın kendisinden yüz çevirmeye, / dünyada olup bitenleri görmemezlikten / gelmeye hakkı yoktur.”[1]
1) “Var mı, yok mu? Devam ediyor mu, bitti mi?” türünden tartışmaların labirentine mahkûm edilmek istenen sürdürülemez kapitalizmin krizine ilişkin olarak anımsanması/ anımsatılması gereken ilk şey; Philip K. Dick’in, “Gerçeklik, siz ona inanmayı bıraktığınızda orada durmaya devam eden şeydir”; Giordano Bruno’nun, “Halkın çoğunluğu ona inansın inanmasın, hakikât değişmez,” uyarıları olmalıdır…
Kriz; öznel yargı ve istemlerin ötesindeki nesnel bir durumdur; ve de “Kriz olarak gördüğümüz her şey aslında birer ‘olay’dır. Bir noktada bunlar, tarihsel andır. Ama doğrusu ‘olay’ zaten varolan olay-dışında (‘non-evenementielle’) bir arka plan sayesinde ‘olur’. Olay yalıtılmış bir şey olamaz. Olay hâline tekliği sayesinde gelir,” der Umberto Eco…
2) Görmek gerek: Geçtiğimiz on yıl bize üç büyük (ekonomik, ekolojik, küresel liderlik) bir seri de ‘küçük’ (bölgesel) kriz miras bıraktı.
Bu bağlamda 2009’un 2010’a miras bıraktığı zeitgeist (zamanın ruhu)… gelişmelerin yönü, önemli eğilimlerin çoğu belirginlik kazandı. Ne yazık ki bu belirginlik bizi geleceğe ilişkin büyük bir belirsizlik duygusuyla karşı karşıya bırakıyor.
Evet, “Geride bıraktığımız on yılın bir özelliği de kapitalizmin merkezlerinde, ekonomik, siyasi, jeopolitik, ekolojik hatta kültürel alanlarda gittikçe yaygınlaşan bir istikrarsızlık, bir çözülme algısı, bu zeminde gittikçe yoğunlaşan bir korku, hatta Kierkegaard’ın bir deyişini ödünç alırsak yeis (despair) oldu. Bu on yılın sonunda yeniden bir uygarlıklar çatışması dönemine girdiğimizi dahi söyleyebiliriz.”[2]
3) Gezegende milyarı aşkın insan açlık felaketinin pençesindeyken; Kuzey ülkeleri aşırı kâr amacıyla aşırı tüketimi körükleyip, aynı zamanda aşırı israfı da tetikleyip; ABD’de halka sunulan gıdanın yüzde 40’ı çöpe atılmaktayken; sürdürülemez kapitalist krizin kapısını açtığı “yeni dönem”, çatışmalı bir alt üst oluşa gebedir. Hem de Henry Kissinger’in, “Hiçbir şey barışı, hegemonya ve güçler dengesi kadar güvence altına alamaz,” dediği türden…
Artık şu çok net ve tartışmasız: “Var olan reel kapitalizm gerçekten barbarlıktır ve yeni liberal süsü, sınırsız barbarlıktan[3] başka bir şey değildir.”[4]
“KRİZ” DEYİNCE
4) Kriz, belleklere giydirilen tektip mutlaklığın parçalandığı kesittir.
Kriz önce bir eleştiri ile farklılaşmayı; ardından da farklılaşmanın devreye soktuğu itirazı öne çıkarır.
Kriz “homojen” bir olgu değildir; böyle algılanıp, sunulamaz!
Kapitalizmde yaşanan soru(n)ların ve krizlerin temel nedeni yine ve bizatihi kapitalizmin kendisidir.
Kriz(ler) kapitalizme içkin olsa da, aslında her kriz bir diğerinden farklılıklar içerebilir.
Kriz an(lar)ı çok önemlidir; çünkü sistemin genişleyen yeniden üretiminin kesintiye uğradığı; devam edemediği uğraklardır! Örneğin kitlesel işten çıkarmalar, işsizlik de giderek krizi tetikler, derinleştirir…
Kriz, doğası gereği yenile(n)mek, sorgulamak ve aynı kalmayı reddetmektir.
Kriz hâli, değişmezlik tarlasının alt üst edilmesidir.
Kriz, ölüm ile yaşam arasıdır; “Araf”tır.
“Crise” (kriz) sözcüğü (eski Arapça’daki “Buhran” gibi), hastalık sürecinin dönüm noktası anlamında kullanılmış bir tıp terimidir.
Yunanca “krínó” (yargılamak) fiilinden üretilen “krísis” sözü, yargılama eylemi veya yargı anı, “hüküm saati” anlamı taşır. “Krítikós” da, yargılama yeteneğine veya alışkanlığına sahip bir sıfattır…
Nihayet “Critique” (kritik) de, hem “yargılayan, hüküm veren kişi” anlamında failin adıdır…
“Kriz kelimesinin kökeni Yunanca ‘karar’ vermek anlamındadır. Çünkü kriz hem geçmişe hem de geleceğe ilişkin yeni perspektifleri ve sorgulamaları olanaklı kılmaktadır. ‘Zaten sorgulama demek karar anına girmek demektir. Bu karar anı; öyle bir nokta ki gelecekte ne olacağı, nasıl oluşacağı, şimdi yapılanlara bağlı’ olacaktır.
Ekonomik kriz ise, geniş anlamıyla her türden ekonomik ve kurumsal yapıda ‘dönüşüm noktası’ anlamına gelir.
A. G. Frank’a göre, kriz hasta bir toplumsal ve ekonomik organizmanın süregelen eski tarzda varlığını sürdürememesi ve yeni bir yaşama şansı elde edebilmek için geçmek zorunda olduğu bir zaman dilimidir. Kriz bir son değil, aksine yeninin başlangıcı, yapısal yeniden uyum olanaklarının araştırıldığı ve ‘son’un önlenmeye çalışıldığı bir zaman dilimidir. Ancak sonun kesinleşmesi, yeniden uyumun olanaksız olduğu durumlar için söz konusu olacaktır.
Yani Frank, ‘kriz’i, ‘önceki genişlemenin artık aynı temel üzerinde sürmesinin imkânsız bir hâle geldiği dönem’ olarak tanımlamıştır. A. Gramsci ise krizi altyapı ve üstyapı arasında ortaya çıkan çelişkiler sonucu ‘eski yapılanmanın can çekiştiği, fakat yeninin henüz doğmadığı bir kesit’ olarak ele alır.
Bu anlamda kriz, varolan üretim tarzının artık sermaye birikimini sağlayacak noktanın gerisine düştüğünde bir üst aşamaya geçişin sancılı bir biçimde ortaya çıkması olarak değerlendirilir.”[5]
5) Bu çerçevede Karl Marx, ‘Kapital’in III. Cildi’nin 15. Bölümü’nde, sermaye birikiminin çelişkilerinin krize yol açtığının altını çizer ve ekler:
“Kapitalist üretimin gerçek engeli, sermayenin kendisidir. İşte bu sermaye ve onun kendisini gerçekleştirmesidir ki, üretimin hem çıkış hem de sonuç noktası, hem itici gücü hem amacı olarak görünür; üretim yalnızca sermaye için üretimdir… Sermayenin değerinin büyük üretici güçlerin mülksüzleştirilmesine ve yoksullaştırılmasına dayanan kendisini koruma ve genişletme sürecinin içerisinde devam ettiği sınırlar yalnız başına hareket edebilirler; bu sınırlar… üretimin kendisinin bir amaç hâline gelmesine, emeğin toplumsal üretkenliğinin hiçbir koşula bağlı olmadan gelişmesine doğru yol alan üretim yöntemleri ile sürekli bir çatışma hâline girerler.”[6]
Kimi “iddialar”ın aksine, Karl Marx’ın, ‘Kapital’de ortaya koyduğu gibi (ve biçimiyle), “kâr oranlarının düşme eğilimi yasası”nın kapitalizmin bugünkü krizinin anlaşılabilmesi açısından hâlâ güncelliğini koruduğu ortadadır…
6) Sürdürülebilirlik sorunu olan kapitalizmin verili krizi hakkında I. Wallerstein, 2008 yılında yayınlanan “Büyük Buhran” başlıklı makalesinde, “Yeni ve büyük bir buhranın eşiğinden geçiyoruz,” diye başladığı gözlemlerini, verili buhranın “konjonktürel” olduğuna ilişkin yorumlara “Asla kulak asılmaması” gerektiğini söyleyip, “Kapitalist sistemin geri dönüşü imkânsız bir çöküşün eşiğine geldiğini” vurgulayarak sürdürür.
Gerçekten de kapitalizm, 60’ların sonundan beri devam eden devasa krizine, devletin, finans sistemine verdiği destekle geçici çözümler yaratmıştı; ancak bunun da bir sonu vardı; işte oraya ulaşıldı…
Nihayet İzzettin Önder’in ifadesiyle, “Yaşadığımız kriz 1929 krizinin bir benzeridir.”
KÜRESELLEŞEN KRİZ
7) Tayip Erdoğan’ın (7 Ekim 2005), “Dubai’deki değişim ve gelişim bize ilham kaynağı oldu,” tespitini de yerle yeksan eden bir sürdürülemezlik krizinin küreselleşmesiyle yüz yüzeyiz…
“Var mı, yok mu? Devam ediyor mu, bitti mi?” spekülasyonlarını bir kenara itersek; BM Uyuşturucu ve Suç ile Mücadele Dairesi’nin (UNODC) Başkanı Antonio Maria Costa’nın, çok sayıda bankanın uyuşturucu tüccarlarının piyasaya sürdüğü karaparayı aklayarak küresel mali krizde ayakta kalabildiğini söylediğini görüp, kriz başladığından bu yana dünya genelinde uygulanan ekonomi politikaların sonuç vermediğini, işsizliğin hızla yükseldiğini, devlet bütçelerinin büyük açıklarla karşı karşıya kaldığını fark ederiz…
Örneğin ABD’nin 2009 mali yılındaki bütçe açığı yaklaşık 1.5 trilyon dolar oldu. Bu miktar, ABD’nin Gayri Safi Yurtiçi Hasılasının yaklaşık yüzde 10’una denk geliyor. ABD bütçesi, 2008 yılında 459 milyar dolar açık vermişti. ABD hükümetinin kriz döneminde piyasaya aktardığı kaynak 13 trilyon dolar civarında oldu. Buna karşın ülkede işsizlik yüzde 10’un üzerine çıktı.
Pew Centre on the States tarafından yapılan bir araştırma, ABD’nin içinde bulunduğu durgunluğun ısrarla iyimserlikle değerlendirildiği vurgulanarak, gelir kayıplarının hâlen rekor kırdığı, kredi ve mortgage krizinde ilerleme kaydedilmediği, yüksek işsizliğin diğer krizlere gebe olduğu ve daha fazlasının yolda olduğunun altını çizdi.
Araştırmada, içinde Kaliforniya’nın da bulunduğu Amerikan nüfusunun üçte birini oluşturan 10 eyaletin ekonomik durumundan dolayı iflas riski taşıdığı belirtildi.
8) Mahfi Eğilmez’in itirafındaki üzere, “Küresel sistemi oluşturan bütün ekonomiler birlikte girdi krize. Daha doğrusu ABD ekonomisindeki düşüş bütün küresel sistemi belirli bir zaman farkıyla krize sürükledi. Daha önce daha büyük krizler yaşanmıştı ama bütün ülkeleri kapsayacak biçimde bu kadar yaygın olanı ilk kez yaşanıyor. O nedenle buna tarihin ilk küresel krizi demek doğru olur. Krize birlikte girildi ama çıkış birlikte olmayacak. Hatta tam tersine bazı ülkelerde kriz yeni yeni derinleşiyor…”
“Neden” mi? “Hatırlayalım ki, derin bir küresel çöküşün ardından, geniş kapsamlı devlet müdahaleleriyle talebin desteklenmesi ve finans piyasalarındaki belirsizliğin ve sistemik riskin düşürülmesi çabası, daha önemli bir çöküş riskini şimdilik önledi. Ama bu devlet müdahalelerinin, büyük bütçe açıkları ve beraberinde önemli büyük kamu borç stoklarına yol açtığı da madalyonun diğer yüzünde yatan gerçek. 2009’un son çeyreği ile, kriz ‘devletin mali krizi’ne de dönüşmeye başladı. Merkez ülkelerdeki finansal kurumların krizin zehirli unsurlarından, toksik kâğıtlarından ne kadar arındıkları, yapılarını ne kadar sterilize edip bünyelerini güçlendirdikleri tam anlaşılamazken bu belirsizliğe Dubai, arkasından Güney Avrupa, şimdi de Japonya’nın kamu bütçe-borç krizleri eklenmeye başladı. 2010, Türkiye de dahil birçok ülkede bütçe açığı ve kamu borç yükünün konuşulacağı ve bu sorunlara da çözüm aranacağı bir yıl olacak…”[7]
ÖTEKİLER DE (AVRUPA VE JAPONYA) SARSILIYOR
9) Bu duruma en iyi örnek, “ateşi giderek yükselen” Avrupa’dır…
Prof. Dr. Korkut Boratav’ın ifadesiyle, “Milli gelir hareketleri bakımından İngiltere, İspanya, Yunanistan ve Doğu-Orta Avrupa’da ekonomik bunalım sürmekte”yken küresel krizin etkisini üzerinden atmaya çalışan Euro Bölgesi’nde 16 ülkeden yarısı borçlulukta aşırı risk taşıyor. Avrupa Komisyonu’ndan bu ülkelere “büyümeyi tehlikeye atacak harcama yapmayın” uyarısı geldi
Avrupa ülkelerinin toplam bütçe açığı büyük bir hızla yükselerek 2008 yılına göre 3 kat arttı, GSYİH’nin yüzde 6.4’üne ulaştı. 2008’de bu oran yüzde 2 idi. 2010 tahmini ise yüzde 7. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Jean-Claude Trichet hükümetlerin kontrolden çıkan borçlanmalarının enflasyonu kontrol etme yeteneğini sarsacağını söyledi.
AB projeksiyonuna göre Almanya ve Fransa harcamalarını artıracak, Fransa’nın bütçe açığı GSYİH’nin yüzde 8’ine ulaşacak. Bu iki ülkede işsizlik oranı da artışını sürdürecek.
10) Robert Von Heusinger’in, “Almanya’da her gün ortalama 10 bin işçinin çalıştığı yer kapanıyor, ama en az bir o kadar da yeni işyeri açılıyor. Sarsıntıların etkisini düşürücü önlemler almak, zamana yaymak, yeni iş alanları için eğitmek, inovasyonu teşvik... Bunlar, 2010’da devletin görevleridir,”[8] ifadesindeki üzere kapitalist devletçiliğin öne çıkartıldığı; yani İkinci Dünya Savaşı’ndan beri kapitalizm açısından geçen en kötü yıllarda, ekonomide devletçiliğin yıldızının parladığı verili koordinatlarda krizden en sert etkilenen ülkelerden İzlanda’da Devlet Başkanı Olafur Ragnar Grimsson’un, Ekim 2008’de batan Landsbanki’nin ‘İştiraki Icesave İnternet’ bankasının borçlarını ödenmesini içeren yasayı imzalamaması alacaklı ülkeleri (Britanya ve Hollanda’lı yatırımcıların bu bankada 3.8 milyar avrosu batmıştı) ayağa kaldırdı…
Devlet müdahalesinin de giderek yetmediği düzlemde Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) ‘2009 Emeğin Dünyası Raporu’ da, küresel krizin ardında yatan ana etkenin sermayenin kuralsızlaştırılmış finansallaşması olduğunu ayrıntılı gerekçelerle ortaya koymaktadır.
ILO raporundaki verilere göre, finans sektörünün toplam kârlar içerisindeki payı küresel krizin hemen öncesinde yüzde 40’a ulaşmıştı. Hâlbuki, 1980’lerin başında söz konusu oran sadece yüzde 25 idi. Japonya, İtalya ve Avustralya’da finansal kârların toplam kârlar içerisindeki payı iki misli, İngiltere’de ise üç misli artış göstermişti.
Finansal kârlar, sadece diğer sermaye gelirlerine görece değil, emek gelirlerine görece olarak da artmıştı. Gelişmiş ekonomilerde finansal kârların ücretlere oranı 1990’da yüzde 25 iken, 2005’e gelindiğinde yüzde 40’a ulaşmış olduğu hesaplanmaktaydı.
1970-2000 arasında işletme artığı (brüt kârlar) üzerinden sabit sermaye yatırımlarına ayrılan pay, AB ülkelerinde yüzde 47’den yüzde 40’a, İngiltere’de yüzde 48’den yüzde 42’ye, ABD’de ise yüzde 44’ten yüzde 39’a gerilemiştir.
11) “Ya Japonya” mı?!
Japonya için, 1990 yılından bu yana geçen yıllar “kayıp yıllar” olarak adlandırılıyor. 1990’da yüzde 6 reel büyümeden 1993’de yüzde -1’e düşen Japon ekonomisi, o yıldan 2003’e değin yüzde 2.9 ile yüzde -1.8 arasında gidip gelen zigzaklı bir 10 yıl geçirdi.
Küresel krizin çıkışına değin geçen 2004-2008 yıllarda ise yüzde 2’nin etrafında bir büyümeye tutundu. Eylül 2008-Eylül 2009 arasındaki son dört çeyrekte ise yüzde -5.1 küçüldü…
Küresel krizde gelinmiş olan noktada Japonya’ya şüphe ile bakılıyor. Nerede ise milli gelirin yüzde 190’ına yaklaşmış bir kamu borcu ile Japonya’da, krizden çıkışta uygulanacak mali ve parasal sıkılaştırma politikalarını bu deflasyon ve düşük büyüme tehditleri altında nasıl uygulanacağı meraka bekleniyor!
BORÇ UÇURUMU DERİNLEŞİRKEN
12) Verili krizin tetiklediği bir diğer soru(n) da derinleşen borç uçurumudur.
Önce Fitch, ardından Standart&Poor’s Japonya’yı “aşırı borç” ve “borçlarını çevirememe” risklerinden dolayı uyardı. Dubai ve Yunanistan şokunu yeni atlatan piyasalar şimdi de Japonya’ya odaklandı!
2009 yılının sonlarında Dubai ve Yunanistan’da yaşanan krize kilitlenen dünya piyasaları 2010’un ilk dönemlerinde benzer bir sarsıntının dünyanın ikinci büyük ekonomisi Japonya’da yaşanmasından endişe ediyor. Japonya’nın kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYH ) oranının 2009’da iki katını aşarak yüzde 218’e yükselmesi söz konusu.
HSBC Bankası’nın baş ekonomisti Stephen King Dubai örneğinin krizin bitmediğini bize hatırlattığını belirtiyor. Küresel krizle sonuçlanan süreçte, demirle, betonla, dev vinçler kullanılarak inşa edilen fiziki kulelerden daha da görkemli borç kulelerinin, finansal kaldıraçlar kullanılarak inşa edildiğini hatırlatan King, bu devasa borçların hesabının henüz görülmediğini ve sistemi sarsan etkilerinin bir süre daha yaşanacağını vurguluyor.
King’in dikkat çektiği ikinci nokta ise, banka ve şirket borçlarından sonra şimdi ülke borçlarının gündem oluşturmaya başlaması. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere zengin ülkelerde, mali sistemin çökmesini önlemek ve ekonomiyi canlandırmak için bütçe disiplini feda edildi, muazzam kamu açıkları oluştu. Bu ülkelerde devlet borcu/GSYH oranının önümüzdeki dönemde yüzde 100’ü aşacağı anlaşılıyor.
Bu tabloda daha Dubai tartışmaları yatışmadan Yunanistan’ı konuşmaya başladık. Dahası, arkası var gibi görünüyor: İspanya, Portekiz, İtalya... Böylece, AB’nin, doğusundaki ve Baltık kıyılarındaki hastalarına, bu kez Akdeniz kıyılarında, yenileri ekleniyor.[9]
Lucas Zeise’nin, “İbret dersi”;[10] Floyd Norris’in, “Finansal kargaşa”[11] vurgusuyla nitelediği Yunanistan, “AB’nin ‘Lehman Brothers’ı olur mu” sorusu gündemdeyken yerküre tarihinin tanık olduğu en büyük ve çaplı, açlık ve eşitsizlikle cebelleşiyor…
AÇLIK VE EŞİTSİZLİK
13) Arthur Schopenhauer’un, “Şu dünyayı Tanrı yarattıysa onun yerinde olmak istemem doğrusu; çünkü dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar,” sözleriyle de betimlenmesi mümkün olan “durum”da(?!) FAO’nun raporuna göre dünyada 1 milyarı aşkın insan açlık sınırında yaşıyor. Asya ve Pasifik bölgelerinde yaklaşık 642 milyon, Güney Afrika’da yaklaşık 265 milyon, Latin Amerika ve Karayipler’de 53 milyon insan açlıkla yaşam savaşı verirken Doğu ve Kuzey Afrika’da 42 milyon insan aç. Raporda ayrıca Güney ülkelerinin yanı sıra Kuzey ülkelerinde de hâlen 15 milyon insanın açlık sınırında yaşadığı belirtiliyor!
Örneğin 49 milyon ABD (nüfusun yüzde 16’sı) vatandaşı her gün açlık sorunu çekiyor. Bunların 17 milyonu ise çocuk.
Bu veriler 2008 yılına ait. Fakat daha sonra, çalışma yaşındakilerin işsizlik oranının resmi olarak yüzde 10.2’e ulaşmasıyla oluşan işsizlik dalgası nedeniyle yükseldi (ayda, birkaç saatlik işe sahip olanlar hesaba katılırsa, gerçekte bu rakam yüzde 17’dir ve bu yüzden de bu kesim sefalet listelerinden çıkarıldı). Bakanlık, bu açlar arasında yoksulluk sınırı altında yaşayabilecekleri bir maaşa sahip olan, fakir işçilerin de bulunduğunu açıkladı.
2008 yılında, her dört çocuktan birinin gıda yoksunluğu yaşadığı bilinmekte. 2007 yılına göre dört milyon daha fazla. Bu yoksulluk dalgasının ilk kurbanları çocuklu aileler olmakta. Şu andaki durum, otuzlu yıllarda, büyük depresyonun başlangıcındaki açlık ile karşılaştırılabilecek düzeyde. Açlığın pençesine ilk düşenler kadınlar ve çocuklar, sonra siyahlar ve İspanyol kökenliler!
İşçilerin ölülerini bile gömemez hâle geldiği ABD’de bu sefalet söz konusuyken anımsatayım: Afganistan’ın kişi başına geliri de ABD’den 120 kat daha az! Ayrıca bir ABD vatandaşı bir Afrikalıdan 24 kat da fazla tüketiyor!
Bitmedi; verili “durum”da (?!) Arap halkların yüzde 40’ının yoksulluk sınırının altında yaşadığı kaydedildi. BM Kalkınma Programı ve Arap Birliği’nin ‘Arap Bölgesi için Kalkınma Sorunları’ başlıklı raporuna göre, bölgede 140 milyon kişi yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve 20 senedir yoksulluk oranında azalma olmuyor!
Eric Toussaint’ın, “Üçüncü dünya ülkelerinde, gıda ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat artışından dolayı, günlük üç veya dört dolarla barınma ve beslenme olanağı yoktur. Eğitim, sağlık ve kültürel etkinlik harcamalarına hiç değinmeye bile gerek yok. Yoksulluk sınırını bir dolar (Latin Amerika için iki dolar) olarak belirleyen Dünya Bankası mutlak yoksulların sayısını kasten azımsamaya çalışıyor,”[12] diye betimlediği tabloda; “Milyar dolarlık rantlarla, bir dolara yaşayanlar arasındaki ‘uçurum’un sürdürülemez olduğunu görüyoruz. Kıyamet, asıl bu insanlık sorunu yüzünden kopacak,” diye haykırıyor Derya Sazak, silahlanmaya müthiş kaynakların israf edildiği tabloda…
14) Gelin isterseniz silahlanmaya ilişkin bazı rakamları bir kez daha hatırlayalım; Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) “dünyada askeri harcamalar ve çatışmalar” ile ilgili yıllık araştırması, küresel boyutta silah satışının 2007 yılına oranla yüzde 4 oranında, 1999 yılına göre ise yüzde 45 oranında artarak 1 trilyon 464 milyar dolara ulaştığını ortaya koymuştu. Önümüzdeki dönemde bu tırmanışın duracağına ilişkin hiçbir belirti olmadığı gibi, tüm veriler silahlanmanın artacağını gösteriyor.
Silahlanma denilince ilk akla gelen ülke tabii ki ABD. Dünya çapında askeri harcamalarda tartışmasız lider konumunda bulunuyor. SIPRI raporunda ABD’nin geçen yıl 607 milyar dolar askeri harcama gerçekleştirdiğine dikkat çekiliyor. Bu rakamın dünya toplamının yüzde 41’ine eşit olduğunun altı çizilmeli. ABD’nin silah harcamalarının, 1999-2008 arasındaki dönemde dünya genelindeki toplam artışın yüzde 58’ini oluşturduğu da ayrıca belirtilmekte.
15) Açık ve eşitsizlik tablosu; “durum”u(?!)bu!
Eduardo Galeano’nun, “Yoksul ülkelerin, sayıların söylediklerinden çok daha yoksul olduğu ve DB’nin verdiği serbest pazar mutluluk hapını yuttuğundan beri daha da yoksullaştığı ayan beyanken, Banka’nın ‘kalkınma’ hem de ‘insani kalkınma’ için çalıştığına inanmak hâlâ mümkün mü?”[13] sorusunu dillendirirken; İngiliz papaz Tim Jones, yoksul insanların, küçük aile işletmeleri yerine büyük zincir mağazalardan olması koşuluyla, ihtiyaçları kadar mal çalmalarının makul karşılanabileceğini açıklıyor!
“SONUÇ”
16) Evet, tam da bu tabloda “Var mı, yok mu? Devam ediyor mu, bitti mi?” absürd tartışması veya “kapitalist istikrar” yalanı terennüm ediliyor!
Ne korkunç değil mi?
17) Bu noktada sadece “Kriz Meselesi”ni değil; algı ve kavrayışımızı da sorgulamak “olmazsa olmaz”dır!
Sorgulamak, sorularla sürüklenmektir. Sorgulamak, düşünmektir, düşünceye yön vermektir. Zihnimizde yer alan kavramları düzene koymaktır, sınıflandırmaktır. İlişkileri kavramaktır. Kavramlar arası yolları tarif etmektir. Düşüncenin kıvılcımıdır.
Sorulara cevap bulmak yanında yeni sorular sorabilmektir. Bilgilerimizi anlamlandırmaktır. Çabadır.
Sorgulamak, düşünceleri uzlaştırır, barıştırır ve bazen de karıştırır. Unutulmasın bazen karışıklıktır düzenin habercisi…
Sorgulamak zordur; çünkü o eylemli söylemdir…
Sorgulamak yön bulmak, yol göstermektir…
Sorgulamak var olmak, uyanmak, uyandırmak, öğrenmek, öğrenmektir…
O hâlde krizi; “İnsanlar milimetrenin binde birine göre birbirinden ayrılan, Yale marka kilitler gibi seri hâlinde üretilmekte. İnsanlar birbirinin yerine geçmiş, herkes diğerinin kopyası olmuş ve sahteleşmiştir. İnsan sanala, yanılsamaya, kurguya, kuruntuya, yokluğa doğru seyir izliyor,” diyen T. Adorno ile M. Horkheimer’ın uyarılarını anımsayan; bir sorgulama imkânı olarak ele almalı ve korkularımızın bizi umutlarımızın ardına düşmekten alakoymasına izin vermemeliyiz…
11 Ocak 2010 15:45:13, Ankara.
N O T L A R
[*] Kaldıraç, Özel Sayı: 1, Şubat 2010…
[1] F. Dostoyevski.
[2] Ergin Yıldızoğlu, “2000-2010 (I)”, Cumhuriyet, 21 Aralık 2009, s.10.
[3] “Yakın zamanlarda doğrudan sömürgecilik büyük ölçüde sona ermiştir; emperyalizm ise, ileride görüleceği gibi, bir tür genel kültür alanında ve belirli siyasal, ideolojik, iktisadi ve toplumsal uygulamalarda, başka bir deyişle her zaman olduğu yerde varlığını sürdürmektedir. Emperyalizm olsun sömürgecilik olsun, basit bir birikim ve ele geçirme ediminden ibaret değildir. İkisi de, bazı ülke ve halkların tahakküm altına alınmayı ve tahakkümle bağıntılı bilgi biçimlerini gerektirdiği hatta bizzat istediği düşüncesini de içeren etkileyici ideolojik oluşumlar tarafından desteklenmekte, belki de harekete geçirilmektedir.” (Edward W. Said, Kültür ve Emperyalizm, Çev: Necmiye Alpay, Hil Yay.,1998, s.45.)
[4] Samir Amin, “Kaos İmparatorluğu”, Çev: Işık Soner, Kaynak Yay.
[5] Metin Altıok, “Marksist Kriz Kuramının Güncelliği-I”, İktisat Dergisi, No:501, Ocak-Şubat 2009, s.67-68.
[6] Karl Marx, Kapital, Cilt:III, Sol Yay., 1978, s.222.
[7] Mustafa Sönmez, “… ‘Devletin Mali Krizi’ ve Sokağın Yılı
[8] Robert Von Heusinger, “2009’da Devlete İade-i İtibar”, Frankfurter Rundschau, 23 Aralık 2009.
[9] Ergin Yıldızoğlu, “Kriz Yeni Bir Aşamaya mı Giriyor?”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2009, s.13.
[10] Lucas Zeise, “Yunanistan’la İbret Dersi”, Junge Welt, 10 Aralık 2009.
[11] Floyd Norris, “Yunanistan’ın Avro Sıkıntısı”, International Herald Tribune, 18 Aralık 2009.
[12] Eric Toussaint, Ya Paranı Ya Canını, Çev: Maral Berberyan, Yazın Yay., 1999, s.54.
[13] Eduardo Galeano, aktaran: Filiz Zabcı, Dünya Bankası, Yordam Kitap, 2009, s.147.





